Geçtiğimiz hafta, Selim Işık’ın ölümünün Turgut Özben’in hayatında açtığı derin yarayı incelemiştik. Şimdi ise, o yaradan sızan ışığın Turgut’u nasıl dönüştürdüğüne, yani 'Selimleşme' sürecine odaklanacağız. Turgut, Selim’in izini sürerken sadece bir ölümü araştırmıyor; kendi hayatının ne denli 'cansız' olduğunu fark ediyor.
Selimleşmek, bir insanın kendi konforlu yalanlarından sıyrılmasıdır. Turgut; mühendislik kariyerinin, sosyal statüsünün ve övündüğü mantıklı dünyanın aslında birer hapishane olduğunu anlamaya başlar. Çevresindekiler hâlâ aynı dili konuşurken, Turgut artık bu sahnede rol yapamaz hale gelir. İşte tam bu noktada, Türk edebiyatının en özgün karakterlerinden biri, Olric doğar.
Olric, Turgut’un hayali arkadaşı değil; onun 'gerçek' sesidir. Toplumun duymadığı, duyduğunda ise 'deli' ya da 'uyumsuz' diyeceği dürüst düşüncelerin somutlaşmış halidir. Turgut, 'Değil mi Olric?' diye her sorduğunda, aslında topluma karşı bir barikat kurmuş olur.
Olric’in varlığı, Turgut’un 'tutunanların' dünyasından kopup kendi iç ülkesine sığınma kararının en büyük kanıtıdır. Bu süreçte, Turgut Selim’in yarım bıraktığı her şeyi devralır. Selim’in yazdığı şiirler, tamamlayamadığı şarkılar ve o meşhur 'Tutunamayanlar Ansiklopedisi'... Turgut artık Selim’in meselesini kendi sorunu haline getirmiştir.
Artık dünyayı 'mühendis Turgut' olarak değil, bir 'tutunamayan' adayı olarak algılamaktadır. Selimleşmek zor bir süreçtir; çünkü bu yolda sadece maskeler düşmez, yalnızlık da artar. Turgut, karısının beklentilerinden, arkadaşlarının sığ sohbetlerinden ve iş yaşamının mekanikliğinden uzaklaştıkça, toplum ona 'hasta' gözüyle bakmaya başlar. Oysa o, hayatında ilk kez bu kadar 'sağlıklıdır.'
Haftaya, bu yolculuğun son durağı olan o meşhur tren yolculuğunu ve Turgut’un asla geri dönmeyeceği 'ıssız adaya' varışını konuşacağız.